Velayet.Online'a

Hemen üye olabilirsiniz.

Duyuru

Collapse
No announcement yet.

iMAMLARIMIZIN (A.S.) MEAD İLE İLGİLİ SÖZLERİ

Collapse
X
 
  • Filtrele
  • Zaman
  • Göster
Hepsini Sil
new posts

  • iMAMLARIMIZIN (A.S.) MEAD İLE İLGİLİ SÖZLERİ

    AhretHayatınıNasıl Tanıyabiliriz?
    Meâd, lügatte geri dönüş demektir. Ruh, bedene geri döndürüleceğinden, ahiret inancına bu ad verilmiştir. Meâd inancı, mukaddes İslâm dininin temel esasların-dandır. Herkesin ölümden sonra tekrar dirileceğine, inanç ve amelinin karşılığını göreceğine inanmak, İslam'a göre farzdır.
    Meâdın başlangıcı ölüm ve sırasıyla kabir, berzah, sonrası da kıyâmet-i kübrâ ve sonunda cennet ve cehen-nemdir. Meâd, duyu organlarıyla algılanamaz. Meâdın varlığı ileride genişçe inceleyeceğimiz gibi aklî delillerle sabittir. Ama insanın ölümden sonra ne olacağını sadece aklıyla idrak etmeye çalışması imkânsızdır. Bunun tek yolu vahiydir. Zira hiç kimse içinde bulunduğu âlemden ötesine ulaşamaz.
    Örneğin, bir çocuğun, ana rahminde iken dış âlemin niceliğini ve niteliğini anlaması imkânsızdır. Uzayın sonsuzluğunu ve oradaki varlıkları bilmesi mümkün de-ğildir. Ayrıca maddî âlemde bulunan, maddenin ve tabiatın esiri bir varlığın, maddî âlemin batınında bulunan ve bu âlemden kurtulduktan sonra ulaşılacak olan mele-kût âlemini anlaması nasıl mümkün olabilir? Ölümden sonraki âlemlerin özellikleri, dünya âleminde bulunan birisi için gizlidir. Tanımak ve vakıf olmak için Allah-u Teâlâ'nın haber verdiği şeyleri kabul etmekten başka çare yoktur. Dolayısıyla "Ölümden sonra şöyle olacak" iddiasında bulunmak, aklen asla doğru değildir. Çünkü o âlemin özelliklerinin akılla bir ilişkisi yoktur. Bütün akıllar birleşse de öteki âlemin olaylarının ayrıntıların-dan haberdar olamaz. Bizlerin yapacağı tek şey, Hz. Muhammed'in (s.a.a) ve Ehlibeyt'inin buyurduklarını tasdik etmektir. Çünkü onlar hem masumdurlar, hem de Yaratıcı'nın vahyinin nüzul yerleridirler.
    Acaba Ölü Konuşur Mu?
    Yukarıdaki açıklamayla bazı insanların düştükleri şüphelerin hepsinin temelsiz olduğu da anlaşılmaktadır. Şüphelerine örnek olarak şunu verebiliriz: Ölen birinin bedeni cansız bir varlıktır. Kuru bir tahta gibidir. Mezarda ondan soru sorulacağı, onun da cevap vereceği nerden çıkarılıyor? Eğer biz, ölünün ağzını bir şeylerle doldur ve bir sonraki gün mezarını açıp baksak, ağzın-dan hiçbir şey çıkmadığını görürüz. (İleride bu şüphenin cevabını vereceğiz.) Bu tür iddialar, ahirete ve yaratılış sistemi içerisinde gayba iman edememekten kaynaklanmaktadır. Bu tür şaşkınlıklar, bilgisizlikten ve idrak etme yoksunluğundandır. Onlar, konuşmanın sadece dile ait olduğunu, ruhun konuşamayacağını, hareketin sadece ayaklara ait olduğunu, ruhun hareket etme kabiliyetinden yoksun olduğunu zannetmektedirler. Oy-sa kendileri her gece uykuda nice nutuklar çeker, nice sohbetler ederler. Dilleri ve dudakları hareket etmez, yanındakiler, seslerini işitmez.
    Rüyanın Hikmeti
    İmam Musa İbn Cafer (a.s) şöyle buyuruyor:
    İnsanoğlu ilk yaratılışında rüyadan yoksundu. Allah'ın sonradan onlara rüya nimetini ver-mesinin sebebi şu idi: Allah, bir peygamberi, hal-kının hidayeti için gönderdi. Peygamber halka, âlemlerin Rabbine kulluk etmelerini emretti. Onlar dediler ki: "Eğer biz Allah'a ibadet edersek, karşılığında ne elde edeceğiz? Sen de bizden fazla bir şeye sahip değilsin." Peygamber şöyle buyurdu: "Eğer Allah'a itaat ederseniz, karşılığı cennettir; eğer günah işler ve benim sözümü dinlemezseniz, yeriniz cehennemdir."
    Dediler ki: "Cennet ve cehennem nedir?" Peygamber onlara her ikisini de anlattı. Sordular: "Ne zaman ona ulaşacağız?" "Öldüğünüz zaman." dedi. "Biz ölülerin çürüdüğünü, toprak olduğunu görüyor ve senin anlattığın şeyleri onlarda gör-müyoruz." dediler ve o peygamberi yalanladılar.
    Sonra Allah, onlara rüyayı verdi. Rüyalarında hareket ettiklerini, işittiklerini gördüler. Uyandıklarında rüyalarında gördükleri şeylerden bir eser yoktu. Sonra o peygamberin yanına geldiler ve gördüklerini ona anlattılar. Peygamber, onlara şöyle buyurdu: "Allah, size hüccetini tamamlamak istedi. Sizin ruhunuz böyledir. Sizler öldüğünüz zaman, bedenleriniz toprakta çürüdüğü hâlde, ruhlarınız kıyamete kadar ya azapta ya da nimet içerisinde olacaktır."
    Kabul Etmemek Kapasite Noksanlığındandır
    Aklın gereği, insan aklen mümkün olmayan şeyler dışında her konuyu işittiği zaman, belki doğru olabileceğine ihtimal vermeli ve şayet bunu haber veren masum ise, doğruluğunu kesinlikle kabul etmelidir. Delili kabul etmemek, yetersizliğe ve kapasite noksanlığına işarettir. Tabiat ötesini, kapasitesi yeterli olmayan an-layamaz.
    Birinci Menzil: Ölüm
    Ölümün hakikati, ruhun bedenden ayrılmasıdır. Ruhun bedenle olan ilişkisine birçok benzetmeler yapılmıştır. Bazıları şöyle demişlerdir:
    Beden bir gemi, ruh ise o geminin kaptanı gibidir. Geminin batmasıyla, kaptanın gemi üzerindeki kontrolü ortadan kalkar.
    Siz, "Gittim" dediğiniz zaman, doğrudur ki, siz gitti-niz; ama ayağınızla gittiniz. Fakat siz, ayağınız değilsiniz. "Gördüm, işittim, konuştum" dediğiniz zaman, hep-sinin öznesi tek bir varlığa döner. Bu varlık ruhtur. O ruh görür, ama şu zahiri gözle mi? Ruh işitir, ama şu zahirî kulakla mı? Öyleyse görücü ve işitici ruhtur. Göz, onun görme aletidir. Ruh, beden karanlığında yanan bir ışık kaynağıdır. O, göz, kulak ve diğer duyu organlarıyla ışığını verir.
    İşte ölüm, bu ışık kaynağının yer değiştirmesidir. Örneğin birkaç penceresi olan kulübenin içindeki gaz lambasını düşünün. Lamba yandığında pencerelerden ışık gelir. Gaz lambasını dışarıya çıkardığınız zaman ise kulübe karanlık olur; artık pencerelerden ışık çıkmaz. Ölüm, bedenden bu lambanın çıkarılması gibidir. Fakat ruhun bedenle olan ilişkisi hulul etme, yani ruhun bedene girmesi şeklinde değildir. Çünkü ruh, madde değildir, soyuttur; içi dışı yoktur. Ruhun bedene tam bir bağlılığı söz konusudur. Ölüm, bu bağın kopması demektir.
    Ölümün, Allah'ın izniyle olduğuna iman etmemiz farzdır. Bedenle ruhu anne karnında birleştiren de, son günde bu bağı koparan da yaşatan da hayat veren de öldüren de O'dur. Kur'ân'da Allah'ın hayat verici, diriltici ve öldürücü olduğu çokça zikredilmiştir. Avamdan bazı insanlar, Azrail'i sevmez. Onu düşman sanırlar. Oysa Onun kendi başına bir şey yapmadığını, âlemlerin Rabbi tarafından memur kılındığını bilmezler.
    Can, Nasıl Alınır?
    Canın alınmasının keyfiyeti, miraç hadislerinde belirtilmiştir. Bu hadislerden anlaşıldığına göre ruhun bedenden çıkması şöyledir: Hz. Azrail'in önünde herkesin isminin yazılı olduğu bir levha vardır. Her kimin eceli gelmişse, adı levhadan silinir. Azrail, bir anda onun ruhunu alıverir. Aynı anda binlerce kişinin adının silinmesi ve Azrail'in onların canını aynı anda alması şaşılacak bir şey değildir. Bin tane çırayı aynı anda söndüren rüzgar gibi. Bu ölümlerin hepsinin faili aslında Allah'tır. Azrail, ruhu alır; ama hakikatte öldüren Allah'tır. Çünkü emir O'nun tarafındandır.
    Bundan dolayı Kur'ân-ı Kerim, can alma olayını bazı yerlerde Allah'a,[1] bazı yerlerde ölüm meleği Azrail'e[2], bazı yerlerde de meleklere[3] isnat etmiştir.. Bunların üçü de doğrudur. Zira, Azrail ve onun yardımcıları, Allah'ın emriyle can alırlar. Bunu bir padişahın ordusu ve komutanlarıyla birlikte bir şehri fethetmesine benzetebiliriz. Şehri padişah fethetti de diyebiliriz. Filan komutan da, ordu da. Bu örnek bunun anlaşılması içindir. Yoksa asıl konu çok daha üst düzeydedir.
    Ölüm anında canı alan Allah'tır. Ama O, dünyayı sebeplerle düzene koymuştur. Ölüm için de bazı zahiri sebepler kılmıştır. Örneğin; bir binadan düşmek, hastalanmak, öldürülmek vb. Bunların hepsi birer araçtır, bahanedir. Zira niceleri vardır ki, çok şiddetli hastalıklara yakalanırlar, ama ölmezler. Öyleyse zahiri sebepler, tek başına o şahsın ölümü için yeterli değildir. Eğer ömrü sona ermişse, âlemlerin Rabbi onun canını alır. Birçok insan, hiçbir hastalıkları olmadığı hâlde ölmüştür.
    Başka bir konu da ölüm meleğinin şeklinin, ölen kişiye göre değiştiğidir. Bir rivayette şöyle geçiyor:
    Hz. İbrahim (a.s), Azrail'den kâfirin ruhunu alırken nasıl bir şekle büründüğünü, kendisine göstermesini istedi. Azrail, "Buna dayanamazsın." dedi. Hz. İbrahim (a.s) ısrar edince, Azrail öyle bir şekle büründü ki Hz. İbrahim, karşısında siyah yüzlü, pis kokulu, siyah bir elbise giymiş, ağzından ve burnundan alevler ve duman çıkan birisini görerek, düşüp bayıldı. Kendisine geldikten sonra şöyle buyurdu: "Eğer kâfir için hiç bir azap olmasaydı, seni görmesi, ona azap o-larak yeterliydi..."[4]
    Mümin için de tam tersidir. Ölüm hâlindeki insanı saptırmak için şeytanlar sol taraftan, buna karşılık melekler ise sağ taraftan gelirler.[5] Şeytanların işi her zaman aldatmaktır. Özellikle kişi, ölüm anında imanlı da olsa, onu aldatmaya uğraşırlar. Saadet ve bedbahtlığın ölçüsü, akıbetinin durumuyla ilgilidir.
    Allah Resulü'nden (s.a.a) şöyle nakledilmiştir: "Yaşadığınız gibi ölürsünüz, öldüğünüz gibi diriltilirsiniz ve diriltildiğiniz gibi de haşr edilirsiniz."[6] Ne arzusu varsa, o arzuyla ölür. Eğer arzusu Resulullah'ın (s.a.a), Hz. Ali'nin (a.s) cemalini görmek idiyse, ölünce de bu arzu ile ölür. Eğer arzusu heva ve heves idiyse, ölüm anında da arzusu bu olur. Fakat Allah-u Teâlâ, iman ehlini ölüm anında koruyacağına ve şeytanın onlara ulaşamayacağına dair söz vermiştir.[7]
    Ebû Zekeriyâ Râzî'ye vefat edeceği sırada "La ilahe illallah"ı telkin ediyorlardı; "Söylemiyorum" diyordu. Bir süre baygınlık geçirdikten sonra kendisine gelince, dedi ki: "Önüme birisi geldi ve bana: "Eğer kurtulmak ve saa-dete ulaşmak istiyorsan, "İsa Allah'ın oğludur" de dedi. Ben de söylemem dedim. Biraz ısrar ettikten sonra "La ilahe illallah" de dedi. Ben ise, "Sen dediğin için demiyo-rum." dedim. (Sonra Ebû Zekeriyâ Râzî) eline bir şey alıp fırlattı. "Şimdi hak kelimeyi söylüyorum" dedi; sonra şahadet getirdi ve öldü. Bir ömür boyu sıdk ile muvah-hid olan birisine nasıl olur da şeytan ölüm anında musallat olabilir. Evet, eğer ömrünü şeytanın yolunda geçirmişse, ölüm anında da dostu şeytan olur.
    Kolay ve Zor Can Vermek
    Hadislerde can vermenin zorluğu hakkında çeşitli benzetmeler yapılmıştır. Bazılarında canlı bedenden derinin soyulmasına benzetilmiştir. Bazılarında ise değirmen taşını veya kalenin kapısının çivisini insanın gözüne koyarak hareket ettirilmesinin, can verme anından daha az acı verici olduğu beyan edilmiştir! Hadislerin bir kısmında da can vermenin acısı, makasla ya da testereyle doğranmaya benzetilmiştir. Ve ölüm döşeğinde olan bazı kişilerde de çok büyük ıstıraplar müşahede edilmektedir ki söylenecek gibi değildir.
    Bazıları için ise ölüm, en güzel çiçekleri koklamak gibidir.[8] Bazı hadislerde kirli elbiseyi çıkarıp, temiz elbiseyi giymek olarak addedilmiştir. Başka rivayetlerde de kelepçelerin, zincirlerin çözülüşüne; yani, tabiat zindanından kurtulmaya benzetilmiştir.
    Tabi ki bu iki kısımdan her birisi herkesi kapsamaz; yani herkes için aynı şekilde olması söz konusu değildir. Her mümin kolay can verecek diye bir kaide yoktur. Aksine bir çok müminin, Allah'ın lütfüyle bazı günahları can verme zorluğuyla temizlenir. Müminin pak olarak ahirete gitmesi gerekir ve bu gibi vesilelerle temizlenir. Kâfirler için ise ateşe giriş kapısı ve azaplarının başlangıcıdır.[9]
    Bazen de bazı kâfirler ve fasıklar rahat can verebilirler. Sebebi şudur: Şahıs, azap ehlidir, fakat ömründe iyi işler de yapmıştır; hesabının burada tasfiye edilmesi için rahat can verir. Örneğin infak etmesi veya bir mazluma yardım etmesinin karşılığında rahat can verir; böylece ahirette alacağı kalmaz. Tıpkı müminin günahtan temizlenmesi için zor can vermesi gibi. Gerçekte kolay da olsa, zor da olsa, can vermek, kâfir için o zavallılığın, mümin için ise nimet ve saadetin başlangıcıdır.
    Özetle, can vermenin zorluğu veya kolaylığı mümin ve kâfir hakkında bir genellemeye sahip değildir.
    Bihâru'l-Envâr kitabının üçüncü cildinde şöyle bir hadis-i şerif vardır:
    Hâtemü'l-Enbiya Hz. Muhammed (s.a.a), bir gün amcası oğlu Ali İbn Ebî Talib'i (a.s) görmeye geldi. Hz. Ali'nin (a.s) gözü şiddetli bir şekilde ağrıyordu. Öyle ki acıdan inliyordu. Emirü'l-Mü-minin (a.s), sabır kaynağı olmasına rağmen, Re-sulullah'ın (s.a.a) korkunç bir haber vermesi kar-şısında gözünün ağrısını unutuverdi:
    "Ya Ali, Cebrail bana şöyle dedi: Kâfirin canı alınacağı zaman meleklerden bir grup gelir. Ateşli çubuk ve şişlerle onun canını alırlar."
    Emirü'l-Müminin (a.s), "Ya Resulullah, senin ümmetinden de böyle can veren olur mu?" diye sorunca, Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: "Evet, Müslümanlardan üç grup böyle can verirler: Birincisi zalim hükümdarlar, ikincisi yetim malı yiyenler, üçüncüsü yalancı şahitlik yapanlar."
    Kısacası, herkes yaptığının karşılığını görecektir. Ko-lay veya zor can vermemiz, amellerimizin neticesidir. Allah'a sığınıyorum, hatta insan, kötü amellerinden dolayı imansız dünyayı terk eder.[10]
    Biyografilerde Fuzeyl-i Iyâz (meşhur tövbekâr) hak-kında şöyle yazılır:
    Öğrencilerinden en bilgilisi hastalandı; ölüm döşeğindeydi. Fuzeyl, onu görmeye geldi. Yâsîn Suresi'ni okumaya başladı. Hasta, üstadının eline vurarak "Kur'ân okumanı istemiyorum." dedi. Oysa bu adam, bir ömür boyu mescide, medreseye, dini toplantılara gitmiş, yetişmiş Kur'ân ehli bir kişi idi. Şimdi ise Kur'ân okunmasını istemiyordu ve şahadet getirmeden oracıkta öldü.
    Fuzeyl, bu olaya çok üzüldü. Bir köşeye çekilip bir müddet evden dışarıya çıkmadı ve bilahare o talebesini rüyasında gördü. Ona bu kötü akıbetinin sebebini sordu. Öğrencisi şöyle cevap verdi: "Bendeki üç şeyden dolayı imansız dünyadan ayrıldım: Birincisi haset; kimseyi kendimden üstün görmeye dayanamıyordum. Evet, haset, ateşin odunu yaktığı gibi imanı yok eder.[11] İkincisi, ara bozuculuk;[12] samimi insanların, dostların, karı-koca-ların vs. aralarını bozardım. Üçüncüsü şarap içmek."
    Evet, bu üç büyük günah, büyük bir âlimin imansız dünyayı terk etmesine sebep oldu.
    Ölümü Sevmek
    Bilinmesi gereken önemli bir konu da Allah'a kavuşmayı sevmedir. Bunun manası şudur ki; mümin ölümden nefret etmemeli ve korkmamalıdır. Bu, ölümü arzulaması yada intihar etmesi manasında değildir. Çünkü bu âlemde olduğu müddetçe tövbe edebilir, kendisini temizleyebilir ve iyi amellerini arttırabilir. Ama Allah'ın, ölmesini istediği vakit, ölümü nimet bilmelidir. Zira kişi itaat ehlinden ise daha çabuk sevap ve mükâfat yurduna ulaşır ve iyi amellerinin neticesini görür. Eğer günahkâr ise, ölüm vesilesi ile günahkârlığından kurtulup, daha az cezaya müstahak olur.
    Kısacası akıllı insan ölümü, Allah'ın istediği zaman sevmelidir. Çünkü mutluluğun tamamına ulaşmanın tek vesilesi ölümdür. Yani, bu aldatıcı ve geçici dünyadan kurtularak saadet ve sürur âlemine ulaşmak, Yüce Yaratıcının huzuruna varmak, Hz. Muhammed (s.a.a) ve onun tertemiz Ehlibeyt'i ve diğer şerif ruhlarla buluşmak için yegane vesile ve geçittir. Ayrıca ecelin gecikmesini ve ömrünün uzun olmasını, Allah'ın dilediği ölçüde sevmesi gerekir. Çünkü bu vesile ile bu mübarek ve uzun sefer için daha çok azık toplayabilir.
    Dünya Sevgisi Aklen ve Dinen Yerilmiştir
    İnsanların çoğu ölümden nefret ederler ve dünya zevklerini daha çok tatmak için dünyada kalmayı severler; bu aklen ve dinen yanlış ve yersizdir. Zira bu âlemde mutlak zevk yoktur. Nasıl bir zevktir ki onun öncesinde ve sonrasında yüzlerce zorluk, rahatsızlık ve mutsuzluk bulunsun?!
    Gençliği yaşlılık ve güçsüzlük bekler; sağlığı her an çeşitli hastalıklar tehdit eder. Zevklere ulaşmanın vesilesi olan mal ise, binlerce meşakkatle ele geçer. Makam ve mevki ise sayılamayacak kadar rahatsızlıkla iç içedir. Hepsinden önemlisi bunların hepsi yok olmaya yüz tut-maktadır. Şairin dediği gibi:
    Bu dünyaya kalbini, bağlama; bu vefasız
    Kimseyle bir geceyi şefkatle geçirmedi.
    Dünya Sevgisi, Kâfirlerin Sıfatı
    ve Her Günahın Başıdır
    Dünya sevgisi, dinen yerilmiştir. Kur'ân-ı Kerim dünya sevgisini kâfirlerin bir sıfatı olarak zikreder ve şöyle buyurur:
    Dünya hayatından hoşnut oldular ve onunla mutmain olarak ona bağlandılar.[13]
    Diğer bir ayette de:
    Ahiretin yerine dünya hayatına mı razı oldunuz?[14]
    Ayrıca Yahudiler hakkında da şöyle buyuruluyor:
    Onların her biri bin yıl yaşamayı isterler.[15]
    Bu konuda da bir çok ayet ve hadis mevcuttur. Burada Resulullah'ın (s.a.a) meşhur hadisini zikretmemiz yeterlidir:
    Dünya sevgisi, bütün günahların başıdır.
    Ölümden Nefret Etmek ve
    İnsanın Yakınlarına Ağlaması
    Belirttiğimiz gibi dünyaya bağlılıktan dolayı ölümden nefret etmek ve çok yaşamayı arzulamak, aklen ve dinen iyi değildir. Ama ahiret seferine daha iyi hazırlanmak için ölümün gecikmesini istemek iyidir. Fakat yakınların ve dostların ölümünü istememek ve onların ölmesinden korkmak, eğer maddî sebeplerden dolayı olursa, çok yanlış ve yersizdir.
    Örneğin bir insanın ölen yakınının dünyanın güzelliklerinden kopmasından veya kendisinin, onun sayesin-de elde ettiği şeylerden mahrum kalmasından dolayı ağlaması çok yanlıştır. Ama eğer ayrılıktan dolayı ağlıyor-sa, bu çok iyidir. Yol arkadaşlarından birisinin daha çabuk sevdiği vatanına ulaşması doğal olarak kalanları et-kiler. Hatta mümin için ondan ayrı ve uzak düşmeye ağlamak sünnettir. Öyle ki, onun varlığıyla ahiret seferi için daha iyi hazırlanabilirdi.
    Sabırsızlık; Ahiretten Gafil Olmanın Neticesidir
    İnsanların çoğu, özellikle kadınlar, dünyaya bağlı olmalarından dolayı yakınlarından birisi ölünce şiddetli bir şekilde rahatsız olurlar. Kendilerinden geçerler, had-dinden fazla bağırıp çağırırlar ve çok sabırsız davranırlar. Sanki her zaman dünyada kalmak isterler. Eğer ölen kişinin bir yolcu olduğunu, kendilerinden daha önce vatana ulaştığını, kendilerinin de çok yakında onun ardından gideceklerini bilselerdi asla böyle davranışlarda bulunmazlardı.
    Hz. Cafer Sadık (a.s), oğlu ölen bir adamın çok fazla feryat ettiğini gördü ve şöyle buyurdu:
    Küçük bir musibetten dolayı feryat ediyorsun. Fakat büyük musibetten (ahiret musibetinden) gafilsin. Eğer kendi ahiret seferine hazır olsaydın ve bunun için çaba harcasaydın, oğlunun ölümünden dolayı böyle feryat etmezdin. Öyley-se ahiretin için hazır olmaman, oğlunun ölümünden daha büyük bir musibettir.[16]
    Mümin, ölümü kendisini mükâfat diyarına ulaştıracak bir vesile olarak gördüğü için onu sever. Fakat daha çok ibadet etmek için gecikmesini ister. Aynı zamanda Allah'ın kesin ölüm iradesi gerçekleştiğinde, buna razı ve mutlu olur. Allah'ın, onu bağışlayacağına inanır ve bir an önce Hz. Muhammed (s.a.a) ve onun Ehlibeyt'ine kavuşmayı ister.
    Ehlibeyt'in (a.s) Ölüm Anında Hazır Bulunması
    Birçok rivayette, Hz. Muhammed (s.a.a) ve Hz. Ali'nin (a.s), diğer bazı rivayetlerde Âl-i Âba'nın, yani, Hz. Muhammed, İmam Ali, Hz. Fâtıma, İmam Hasan ve İmam Hüseyin'in (a.s) bazı rivayetlerde de On Dört Masum'un (a.s) hepsinin, ölüm anında müminin başucuna geldikleri vurgulanmıştır. Elbette maksat onların nurânî şekilleri ve misalî bedenleridir ki, bunlarla ilgili bilgi-leri daha sonra vereceğiz.
    İmam Rıza'nın (a.s) ashabından birisi ölüm döşeğindeydi. İmam (a.s), başucuna geldi. Gözlerini kapatmış, kendinden geçmiş bir hâlde dedi ki:
    "Şu anda Resulullah (s.a.a), İmam Ali, Hz. Fâ-tıma, İmam Hasan, İmam Hüseyin, İmam Musa İbn Cafer'e (a.s) kadar görüyorum." Sonra İmam Rıza'ya şöyle dedi: "Efendim, senin nurânî suretin de buradadır."[17]
    Kısacası, kesindir ki, ölüm anında herkes Ehlibeyt'le buluşacaktır ve onları tanıma ve sevgisi oranında onlardan faydalanma imkânına sahip olacaktır.
    Hz. Emirü'l-Müminin (a.s) Hâris-i Hemdânî'ye söylediği meşhur hadisinde şöyle buyurmuştur:
    Herkes ölünce benimle buluşacaktır; ister mümin olsun, isterse kâfir.[18]
    Evet, bu buluşma müminler için nimettir. Maşukun cemalini müşâhede etmek, her şeyden daha tatlıdır. Kâfir ve münafık için ise Allah'ın gazabının mazharıdır.
    Ölümden Sonraki Anlardan Haberler
    Canın alınmasından sonra ruh, bedenin yukarısına çıkar. Müminin ruhunu göklere çıkarırlar; kâfirin ruhu-nu ise aşağıya götürürler. Cenazesini hareket ettirdiklerinde mümin: "Çabuk beni evime götürün" diye bağırır. Kâfirse: "Acele etmeyin, beni hemen mezara götürmeyin" diye haykırır. Eğer mümin ise, gusül verildiği zaman, meleğin "Dünyaya geri dönmek istiyor musun?" sorusuna, "Hayır, artık dünyanın zorluklarına geri dön-mek istemiyorum." der.
    Ölünün ruhu, cenazesinin teşyiinde ve gusül anında bizzat hazırdır. Gusledeni görür, teşyi' edenleri görür ve konuşmalarını işitir. Bu yüzden ölünün etrafında fazla konuşulmaması, çok gidip gelinmemesi, zikir ve Kur'ân tilavetiyle meşgul olunması emredilmiştir.
    Onu defnettikten sonra -bazı muhaddislerin hadislerden ettikleri istifadeye göre- ruh bedene karşı yeni bir alaka ve sevgi duyar. Teşyii edenler dağıldıktan sonra, kendisini garip ve yalnız başına bıraktıklarını anlar, rahatsız olur.
    Kabirde mümine verilen ilk müjde şudur: "Allah, seni ve cenaze merasimine katılanları bağışladı."
    Müminler ölüm anında gusle, kefenlemeye ve defindeki sünnetleri yerine getirmeye dikkat etmelidirler. Özellikle ölünün velisi teşyi' edenlerin dağılmasından sonra geri dönüp, ölünün telkinini okumalıdır. Bu son telkindir. Bundan öncesi için de iki telkin daha nakledilmiştir. Birincisi ihtizar hâlinde (ölüm döşeğindeyken), ikincisi defnederken.
    Kabir Sorgusu
    İman edilmesi gerekli olan şeylerden birisi de Mün-ker ve Nekir'in, kabirde insanı sorgu suale çekmesidir. Bu sorgulama nasıl olur? Acaba bu cismanî bedenle mi yoksa misalî bedenle mi? Acaba şu topraklı mezarda mı olacak? Sorular ruhtan mı sorulacak? Ruhun bedenle olan alakasından dolayı beden de etki altında kalacak mı, yoksa tamamen başka bir şekilde mi olacak?
    Bizim bu sorularla bir işimizin olmadığı düşünülebilir. Zira bu ayrıntıları bilmemize gerek yoktur. Ayrıca bunların cevabını bulmak için hadislerden başka bir yol da yoktur. Hadislerde ise açık bir beyan gelmemiştir. Allâme Meclisî Bihâru'l-Envâr'ın 3. cildinde ve Hakkü'l-Yakîn kitabında şöyle diyor:
    Muteber hadislerden anlaşıldığı kadarıyla ka-bir sorgu-suali ve sıkışması, asıl bedende olacaktır. Ruh ise bedenin tamamına veya bir kısmına dönerek (bazı hadislerde belirtildiği gibi, göğse veya bele kadar) suallere cevap verebilme gücüne ulaşır.
    Burada asıl önemli olan, neler hususunda sorgulanacağımızdır. Mezarda inançlarımız ve amellerimiz sorulur. Ölüye: "Rabbin kimdir? Peygamberin kimdir? Dinin nedir?" diye sorarlar. (Bunu mümin olsun, kâfir olsun herkese sorarlar.) Baliğ olmamış çocuklar ve deliler hariç.
    Eğer hak inançlara sahipse, onları söyler. Allah'ın birliğine, Hz. Muhammed'in (s.a.a) peygamberliğine ve hidayet İmamları'nın (a.s) imametine şahadet eder. Aksi hâlde dili tutulur, şaşırıp kalır. Bazıları korkudan sorgu meleklerine "Rabbim sensin" derler. Bazıları ise başkalarının ağzıyla "Muhammed'in peygamber olduğunu ya da Kur'ân'ın Allah'ın kitabı olduğunu söylüyor-lar!" derler; yani cevap veremezler.
    Kısacası, eğer cevap verebilirse, yukarıdan bir kapı açılır; göz alabildiğince kabrini genişletirler. O şahıs, kıyamet gününe kadar sürecek olan berzah âleminde, genişlikte ve rahatlıkta olur.[19] Ona, "Uyu bebeklerin u-yuduğu gibi!"[20] derler. Ama eğer düzgün cevap veremez-se, berzah âleminden onun yüzüne bir kapı açılır; cehennem ateşinden bir rüzgar gelerek kabrini ateşle doldurup, yakar.[21]
    Kabir Sorgusunun Faydası Nedir?
    Allah kimin kâfir, kimin mümin; kimin iyi, kimin kötü olduğunu bilir; öyleyse sorgu sual neden?
    Kabirdeki sorgu-sual, mümin için nimetin başlangıcı demektir.
    Mümin, iki tane güler yüzlü meleği görünce, yaydıkları güzel cennet kokularını hissedince, büyük bir lezzet alır. Zira mümin için onların adı Beşîr ve Mübeşşir (müjdeleyici)'dir.
    Ayrıca bu sorgu-sualin bizzat kendisi, mümin için bir zevktir. Görmüşsünüzdür; derslerine güzel çalışan çocuklar, kendilerine soru sorulmasından çok hoşlanırlar. Mümin de Rabbi hakkında kendisinden sorulmasını ister ki, O'nun birliğine ve O'nun habibinin peygamberliğine tam bir itminan ile şahadet etsin.
    Mümin için bu sorgu sual ne kadar mutluluk verici ve nimetlerinin, emniyette oluşunun, huzurunun başlangıcı ise, kâfir için de tam tersi, azabın ve mutsuzluğun başlangıcıdır.
    Meleğin gelmesi, kâfir için dehşet vericidir. Hadislerde onların yıldırım sesi çıkarttığı, gözlerinden ateş saçtığı ve kıllarının yerlerde süründüğü açıklanmıştır. Korkunç bir görüntüyle kâfirle karşı karşıya gelirler. Bu yüzden onların adı kâfir için Nekir ve Münker'dir.
    Bir ömür boyu Allah'la işi olmayan, Rabbini tanımayan birisinin başına nelerin geleceği malumdur. "Rabbin kim?" diye sorduklarında, ömrü boyunca ilâhı para, şehvet ve makam olan birisi, asla cevap veremez.
    Bazıları bu sorunun cevabını verebilirler. Ama peygamber hakkında sorulunca, cevap veremezler.
    Bazıları, inanç ve itikatla ilgili soruların cevabını veremezler.
    Bazıları da inançla ilgili soruların cevabının uhdesinden gelir, ama amellerin cevabını veremezler.
    Amellerden Sorguya Çekilme
    Bihâru'l-Envâr'ın üçüncü cildinde, şöyle geçer:
    Kabirde birisine inançları hakkında soru sorarlar; hepsine güzelce cevap verir, ama ona: "Hatırlıyor musun? Bir gün bir mazlum gördün, ama onun yardım çığlıklarına cevap vermedin; onun haysiyetini, onurunu ayaklar altına aldıklarını, malını elinden aldıklarını gördün; ona yardım edebileceğin hâlde, yardım etmedin." dediklerinde cevapta aciz kalır.ediklerinde???????????????????????? (Evet farzlardan birisi de mazlumun feryadına yetişmek, yardımına koşmaktır.) Ona, "Azap olarak sana yüz değnek vurulmasına hüküm verildi." derler ve bir değnek vururlar; kabri ateşle dolar.
    Evet, bir farzı terk etmenin sonucu böyledir.
    "İnançlarım doğrudur, öyleyse bana bir şey olmaz" demeyin. Farz edelim ki bu inançla dünyadan ayrıldınız; amellerinizi ne yapacaksınız? Amel yönünden eksik olmadığınızı iddia edebilir misiniz? Masum İmamlarımız (a.s), "Münker ve Nekir'in kabrimdeki sualine ağlı-yorum!" diye feryat ederlerken; bizler ne yapmalıyız acaba?!
    Kabirdeki Tek Arkadaş Ameldir
    Şüphesiz kabirde herkesin arkadaşı kendi amelidir. Bu konuyu Kur'ân-ı Kerim ve rivayetler açıkça belirtmiştir. Şeyh Sadûk (r.a), el-Hisâl, el-Emâlî ve Meâniu'l-Ahbâr adlı kitaplarında Kays İbn Asım'dan rivayet etmiştir ki:
    Benî Temîm kabilesinden bir grupla birlikte Resulullah'ın (s.a.a) huzuruna vardık. Ben Allah Resulü'ne şöyle arz ettim: "Ya Resulullah, bize faydalanacağımız bir nasihatte bulun. Zira biz göçebeyiz (yani senin huzuruna çıkmağa az muvaffak oluyoruz)." Bunun üzerine Allah Resulü (s.a.a) şöyle nasihatte bulundu: "Ey Kays, seninle birlikte gömülecek olan bir dostun vardır. Onunla gömüleceksin; sen ölü, o diri. Eğer o, iyi bir dost olursa, seni değerli tutacak; ama kötü bir dost olursa, seni kendi hâline bırakacaktır. Ondan başkasıyla beraber haşr olunmayacaksın. Ondan başka şeyden sorguya çekilmeyeceksin. Öyleyse çalış o, sâlih olsun. Senin dostun o ola-caktır. Eğer o bozuk olursa, ondan korkacak, deh-şete düşeceksin. O, senin amelindir."
    Kays bu nasihati oracıkta şu şekilde şiire döktü:
    Fiillerinden kendine arkadaş seç, ey arkadaş
    Zira mezarında sana olmaz başka şey arkadaş
    Ölümden sonra ameli, hazırla mahşer gününe
    O güne ki çağırınca hemen çıkacak önüne
    İlla meşgul olacaksan, abesle iştigal etme
    Hakk'ın rızasını kazan; başka bir hedefi gütme
    Amelini götürecek insan, bu dünyadan ancak
    Zinhar başka şeye değil, sen yaptığın amele bak
    Unutma ki birkaç günlük misafirsin bu dünyada
    Hakikati bulmaya bak, kalma hayal ve hülyada.[22]
    Allah (c.c), Kendisinden Sakındırmaktadır
    İnsanın, ölümünden sonra amellerinin neticesine ulaşacağına dair birçok ayet vardır. Burada sadece bir ayetle yetiniyoruz:
    O gün bir gündür ki herkes, yaptığı hayrı hazırlanmış bir hâlde karşısında bulacak; işlediği kötülükle de arasında pek uzun bir mesafe olmasını arzulayacak. Allah sizi kendisinden sakındırmaktadır. Allah, kullarını pek esirgeyicidir.[23]
    Seyyid-i Azimüşşan Kâzî Saîd Kummî'nin Erbaîn kitabında, Şeyh Bahâî'nin şöyle dediği nakledilmektedir:
    İsfahan mezarlığında görevli bir arkadaşım vardı. Her zaman bir mezarın başında ibadet ediyordu. Bir gün ona sordum: Mezarlığın acayipliklerinden ne gördün? Cevap verdi: "Geçen gün mezarlığa bir cenaze getirdiler. Bir köşeye defnedip gittiler. Güneşin battığı vakit çok kötü bir koku yayıldı. Beni çok rahatsız etti. Öyle bir pis kokuyu ömrüm boyunca duymamıştım.
    Aniden köpeğe benzeyen korkunç bir yaratık gördüm ki koku ondan yayılıyordu. Bu yaratık o mezarın başına geldi. Sonra gözden kayboldu. Biraz geçtikten sonra öyle güzel bir koku duydum ki ömrümde öyle güzel bir koku duymamıştım. Sonra çok güzel bir yaratık geldi ve aynı mezarın başında kayboldu. (Bunların bu şekilde zahir olması melekût âleminin sırlarındandır.)
    Bir süre geçti güzel yaratığın dışarı çıktığını gördüm. Ama yaralanmış ve kana bulanmıştı. Allah'tan bana bu iki yaratığın ne olduğunu bildirilmesini diledim. Sonra bu bana şöyle bildirildi: "O güzel yaratık, o kişinin iyi amelleriydi. Korkunç yaratık ise, kötü amelleriydi. Kötü amelleri çok olduğundan dolayı kabirde temizlenene kadar ve güzel yaratığın sırası gelene kadar arkadaşı o olacaktır!"
    Kabrin Ölüyü Sıkması
    Allâme Meclisî, Hakkü'l-Yakîn adlı kitabında şöyle buyurmuştur:
    Kabrin ölüyü sıkması, kabirde azap veya mükâfatın var olduğu, bütün Müslümanların icma ettiği bir konudur. Muteber hadislerden anlaşıldığına göre kabir sıkması asıl bedendedir ve her-kes için değildir; yani bütün insanların kabir sık-masına maruz kalacağı söz konusu değildir. Hak etmeye ve günah işlemeye bağlıdır. Resulullah-tan (s.a.a) rivayet edildiğine göre mümin için ka-bir sıkıştırması, Allah'ın nimetlerini zayi etmenin kefâretidir.
    Kuleynî (r.a) muteber bir senet ile Ebû Basîr'den şöyle nakletmektedir:
    Hz. İmam Cafer Sadık'a (a.s) sordum: "Acaba kabir sıkmasından kurtulan olacak mı?" Buyurdu ki: "Çok az kimsenin kurtulacağı şeyden Alla-h'a sığınırım. Resulullah, kızı (veya üvey kızı) Rukayye'nin kabri başında durarak başını göğe kaldırdı. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Ashabına dönerek buyurdu: 'Bu mazlumun başına gelenleri hatırlayınca, üzüldüm ve acıdım. Rahim olan Allah'tan onu bağışlamasını ve kabir azabına müptelâ etmemesini diledim.' Resulullah, 'Alla-h'ım, Rukayye'yi benim için bağışla ve kabir azabını ondan uzaklaştır.' (diye dua etti.) Sonra Allah, o mazlumu Resulü'nün hakkı için bağışladı."
    Evet, kabir sıkmasından kurtulanların sayısı çok azdır. Çünkü kabir sıkması günahlardan dolayıdır. Kabir sıkmasına neden olan şeylerden birisi de aile fertlerine kötü davranmaktır. Konunun önemini anlamak için Sa'd İbn Muâz-ı Ensârî hakkındaki meşhur hadisi hatırlayalım: Sa'd, Ensâr'ın ileri gelenlerindendi. Resu-lullah'ın ve müminlerin yanında saygın bir yeri vardı. O, süvari olarak bir yandan geldiğinde Resulullah ashabına, onu karşılamalarını emrederdi. Bir meclise girdiğinde Resulullah, ayağa kalkıyordu. Yahudilerle savaşta hakemliği ona bırakmıştı. Onun cenaze merasiminde yetmiş bin melek hazır bulundu. Resulullah, yalın ayak tabutunun dört köşesini de omzuna aldı ve şöyle buyurdu: "Melekler, Sa'd'ın cenazesinde hazır idiler. Benim elim Cebrail'in elindeydi; o nereye gitse, ben de oraya gidiyordum." Sonra Resulullah, mübarek elleriyle onu mezara koydu. Bu durumu gören annesi, "Cennet sana kutlu olsun" deyince, Resulullah, "Oğlunun cennet ehlinden olduğunu nereden biliyorsun? Şu anda Sa'd'ı kabir sıkmaktadır" buyurdu. Ashap sordu: "Ya Resulullah, Sa'd gibi birisini de mi kabir sıkar?" Resulullah, "Evet" buyurdu.
    Başka bir rivayette İmam Cafer Sadık'tan (a.s) Sa'-d'ın, kabir sıkmasına duçar olmasının sebebini sorduklarında İmam (a.s), kendi ev halkına kötü davranmasının sebep olduğunu buyurmuştur.
    Kabir Sıkması Her Yerde Mümkündür
    Kuleynî (r.a), Yunus'tan şöyle rivayet etmiştir:
    İmam Rızâ'ya (a.s), "İdam edilen bir kişi için kabir azabı var mıdır?" diye sordum. (Eskiden birini idam ettiklerinde, öldükten sonra onu aşağı indirmiyorlardı; İmam Zeynülâbidin'in (a.s) oğlu Şehit Zeyd'i (r.a) üç yıl idam ipinden indirmedikleri gibi.) İmam (a.s) şöyle cevap verdi: "Evet, Allah havaya onu sıkmasını emreder."
    Başka bir rivayette İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
    Yerin ve göğün Rabbi birdir. Havaya vahye-der, kabir sıkmasından daha şiddetli bir şekilde onu sıkar.
    Denizde boğulan biri de aynı şekildedir.
    Kabir sıkmasına sebep olan şeylerden bazıları Allah'ın nimetlerini zayi etmek, nimetlere karşı nankörlük etmek, aileye kötü davranmak ağzı bozuk olmaktır. Rivayetlerden bize ulaştığına göre kabir sıkmasına sebep olan günahlardan bazıları da necasetten kaçınmamak, iftira ve gıybettir.

    [hr]
    [1]- Zümer, 42
    [2]- Secde, 11
    [3]- Muhammed, 27
    [4]- Bihâru'l-Envâr, c. 3, Ölüm Meleği Babı
    [5]- Bihâru'l-Envâr, c. 3, Ölüm Meleği Babı
    [6]- Avâli'l-Liâlî, c.4, s.72
    [7]- İbrâhim, 27
    [8]- "Melekler, canlarını temiz insanlar olarak aldıklarına şöyle derler: Selâm size, yapıp ettiklerinize karşılık olarak girin cennete!" (Nahl, 32)
    [9]- "Melekler onların yüzlerine ve sırtlarına vurarak canlarını alacakları zaman, bakalım nasıl olacak?!" (Nahl, 27)
    [10]- "Sonunda, Allah'ın ayetlerini yalan sayarak ve onları alaya alarak kötülük yapanların âkıbetleri pek fena oldu." (Rûm, 10)
    [11]- Usulü'l-Kâfî
    [12]- "Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay hâline!" (Hümeze, 1)
    [13]- Yûnus, 7
    [14]- Tövbe, 37
    [15]- Bakara, 96
    [16]- Uyûn-u Ahbâr'ir-Rızâ, 2. bölüm s. 53, Hadis: 200
    [17]- Bihâru'l-Envâr, c.3
    [18]- Bihâru'l-Envâr, c.3
    [19]- "Fakat (ölen kişi Allah'a) yakın olanlardan ise, Ona rahatlık, güzel rızık ve Naîm cenneti vardır." (Vâkıa, 87-88)
    [20]- Usulü'l-Kafi
    [21]- Bu cümleler tamamen hadislerden alınmıştır.
    [22]- Şiirin muhtevasından serbest bir tercümedir.
    [23]- Âl-i İmrân, 30



    KAYNAK: ALEVİ-CAFERİ COM
    Namazı hafife alana biz Ehl-i Beyt'in şefaatı ulaşmayacak. İmam Cafer-i Sadık (a.s.)

    "Şiilerimiz halvetlerde/yalnız kaldıklarında Allah'ı çok zikredenlerdir." İmam Cafer-i Sadık (a.s.)
Hazırlanıyor...
X
UA-144742133-1